Bulunduğu yere tırnaklarıyla kazıyarak gelmek deyiminin hakkını veren, hepimizin gönlünde ayrı bir yer edinmiş, Yeşilçam’ın özel isimlerinden Cüneyt Arkın’ın hayat hikayesidir.
“Ne hayatlar var ya hu!” diye en son ne zaman iç geçirdiniz? Ben sanırım bu biyografiyi yazarken. İzlediğimiz her film karesinde nasıl da gerçekten uzaklaşıyormuş insan, yazarken bir kez daha anladım. Öylesine zor bir hayatmış ki Cüneyt Arkın’ınki, her şeyden önce hiç vazgeçmeden yoluna devam etmeyi bildiği için tebrik etmek gerek kendisini.
Gerçekten de her güzel şeyin ardında sonsuz bir emek var. Bunu Cüneyt Arkın’ın yaşamını okuduğunuzda bir kez daha anlayacaksınız. Ben kendi payıma onun yaşamından almam gerekeni aldım. Umarım sizin de kalbinizde ve aklınızda nice güzel duygu uyansın…
Her zorluğun üstesinden gelip hayallerinden vazgeçmediğin için, anne sözü dinlediğin için, koyun kokusunun emeğini kendi değirmeninde sabırla öğüttüğün için çok teşekkür ederim. Şimdi biliyorum ki, tüm bu güzel filmlerin, hayat verdiğin onca karakterin sebebi hep bunlar…
İşte bu yüzden eminim bu hastane günleri de geçecek. Hem sonra, gerçek yıldızlar da zaten hiç kaybolmayacak.
Çocukluğu
Cüneyt, 8 Eylül 1937’de, Eskişehir’in merkezine bağlı Karaçay köyünde Halise Hanım ve Hacı Yakup Bey’in on üç çocuğundan biri olarak dünyaya geldiğinde ailesi ona “Fahrettin Cüreklibatır” adını verdi. Babası Hacı Yakup Bey, Kurtuluş Savaşı’na katılmıştı ve aslen Nogay’dı. Nogaylar, Astrahan yöresinde Nogayca konuşan Türk boylarıydı.
Yakup Bey, ince uzun bir adamdı. Okumamıştı. Ama içine doğup büyüdüğü doğa, onu öylesine sabırlı ve bilgili yapmıştı ki… Kocaman elleriyle toprak kadar sabırlı bu adam, koyundan kuşa her hayvanı, ekinleri, yıldızları, yağmuru çok iyi tanırdı. Bereketli elleriyle otlardan ilaçlar yapıyor; doğanın ona öğrettiği ne varsa, o da çocuklarına aktarmaya çalışıyordu. Yıllar sonra “Cüneyt Arkın” olup ünü ülkesini aştığında Cüneyt, anasını, babasını sevgiyle ve sabırlarına duyduğu hayranlıkla anlatacaktı. Yoksulluğun onların hayatına getirdiği acı, insanı taş ederdi. Onlar ise, kalbinin kuzeyini sevgiden şaşırmayan o güzel insanlar oldular…
“Bak ekinler büyüyor oğlum, seslerini duyuyor musun?” diyordu babası oğluna. Yakup Bey, ekinlerin büyüme seslerini duyuyor, oğluna da dinletiyordu. Anadolu insanının emek kokan hayatı vardı onda. Sürekli bozkır güneşine bakmaktan gözleri hep kısıktı ve yüzü kırışıklıklarla doluydu.
Anacığı Halise Hanım, on üç çocuk doğurmuş; ancak yoksulluktan, bakımsızlıktan, biraz da cahillikten onunu toprağa vermişti. Onun da elleri hep çalışmaktan kocaman kocaman nasırlar tutmuştu. Öylesine sessizdi ki… Cüneyt, yıllar sonra anacığından ise, “Asla şikayet etmez; varla yok arasında yaşardı” diye bahsedecekti. Kına ile kapatmaya çalıştığı o nasırlı elleri, kurban olunası, öpülesi, sevilesiydi…
3 koyunları vardı, geçim kaynakları sayılabilecek. Cüneyt, sıfır numara saçları ve güneşten yanmış kapkara yüzüyle bütün gün o koyunların peşinde koşturuyordu. Yokluk ve acının gerçek tanımını öğrenerek yaşadığı çocukluk, neyse ki sevgi doluydu.